Posts Tagged ‘Fuzuli’

27
Ağu

Vahdet Şarabının Sarhoşu

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

Fuzûlî’den bir beyit:

Kimi hüşyâr görsen sen ana vir câm ey sākī
Bi-hamdillâh Fuzûlî mestdür vahdet şarâbından

(Ey saki, kimi ayık görürsen sen ona kadeh ver. Allah’a hamd olsun, Fuzûlî vahdet ÅŸarabından sarhoÅŸ hâldedir)

Tags: ,

23
Ara

Fuzûlî’den Dört Hayâl-Engîz Beyit

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

Bu aralar, zaman zaman Fuzûlî Dîvânı’nı okumaya çalışıyorum. Yok öyle deÄŸil; aÅŸkın ve ızdırâbın  tatlı bir alevle hissedildiÄŸi mısralarda bir yandan da hayâl inceliklerinin hayret ve haz verici ufkunda seyahat ediyorum. Az evvel okuduÄŸum bir gazelinde Fuzûlî’nin arka arkaya gelen ÅŸu beyitlerinden her birini okuduktan sonra adeta “hayret ilen parmağım diÅŸledim” ve bir daha: “Åžiir bu, üstâd bu!” dedim. Bu dört beyit ve günümüz Türkçesi’yle ilk anlamları şöyle (köşeli parantezde “[]” verdiklerim, beyitteki mânânın daha rahat görülebilmesi açısından eklediÄŸim îzâhâttır):

Dut gözün ey dûd-ı dil çarhun ki devrin terk idüp

Kalmasun hayretde çeşm-i gevher-efşânum görüb

(Ey gönlümün dumanı! Dönen feleğin [gökyüzünün] gözünü tut ki [yani onu sisle, gri bulutla öyle kapla ki], inciler [inci gibi gözyaşları] saçan gözümü görüp hayrette kalmasın da dönüşünü terk etmesin!)

Suda aks-i serv sanman kim koparup bâğ-bân

Suya salmış servini serv-i hırâmânum görüb

(Suda görüneni servinin yansıması sanmayın. Bahçıvan salınan servimi [servi gibi sevgilimi] görünce kendi servisini suya salmış [işte suda görünen odur!])

Pertev-i hurşîd sanman yirde kim devr-i felek

Yire urmuş âfitâbın mâh-ı tâbânum görüb

Yerde görüneni güneş ışığı sanmayın ki parlak ayımı [ay gibi parlayan sevgilimi] görünce feleğin devri güneşini yere vurmuş [yeryüzündeki ışık, işte o feleğin yere vurduğu güneştir.])

Ey Fuzûlî bil ki o gül-ârızı görmüş değül

Kim ki ayb eyler benüm çâk-i girîbânum görüp

(Ey Fuzûlî! Benim yakamı yırttığımı gördüklerinde beni ayıplayanlar bil ki o gül yanaklıyı görmüş değillerdir [görseler bana hak verirler ve ayıplamazlardı, belki onlar da yakasını yırtarlardı.].)
***
Böyle dört hayâl-engîz beytin bir ÅŸiirde arka arkaya gelmesi ender görülür ÅŸeydir. Nâ’ilî’nin ÅŸu mısraını yâd etmemek elde deÄŸil: “EÅŸ’ârı böyle söyler üstâd söyleyince”.

Fahri Kaplan

Tags: , ,

5
Eki

BEYİTLER DÜNYASINDA/ FUZÛLÎ

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

   Klâsik ÅŸiirimizin (buna bugün divan edebiyatı da denmektedir.) birbirinden güzel beyitleri arasında seyahat etmek insana ayrı bir tad verir. Bugün bu ÅŸiirle aramızda dil problemi olduÄŸu düşünülse de esasen bu ÅŸiirin alemine biraz girdikten sonra bunun hiç de aşılamayacak bir mesele olmadığı görülecektir. Zira o ÅŸairlerin yazdığı dil de Türkçe’dir. Edebi bir dildir, ÅŸiir dilidir, bu sebebden kendini okudukça açması; anlamak, özümsemek, tat almak için ilgi, sevgi ve çaba gerektirmesi tabiidir. Ben bu yazıda ve önümüzdeki bazı yazılarda -inÅŸaallah- eski(meyen) ÅŸiirimizin bazı müstesna beyitleri arasında bir yolculuk yapmak istiyorum. Bu yazıda da Fuzûlî’nin yazdığı bir kaç müstesna beyitle hem-hâl olmak niyetindeyim. EÄŸer bu seyahate ben de varım diyorsanız, buyurunuz efendim!

Kadîm ÅŸiirimizin en büyük üstâdlarından biri Fuzûlî’dir. Su Kasidesi en ünlü ÅŸiirilerinden olup gazelleri de mânâ derinlikleriyle örülü bir aÅŸk ve ızdırap namesidir.”Ya Rab” redifli gazelinin bir beytinde şöyle der üstâd:
Çıkarmak etseler tenden çekip peykânın ol servin
Çıkan olsun dil-i mecruh peykân olmasın ya Rab
 
“O servi boylu sevgilinin attığı oku, tenimden çekip çıkarmak istesler, Ya Rab, yaralı gönlüm yerinden çıksın da, çıkan o ok olmasın!”
Sevgilinin yan bakışı (gamze) aşığın gönlüne saplanan keskin bir oktur. Fuzûlî, bu ok sevgiliden geldiği için öyle hoşnut ki bu oktan, o yüzden yaralı gönlüm, canım yerinden çıksın ama o ok çıkmasın diye niyazda bulunuyor.
Yine benzer bir duygu ve düşünce ile Fuzûlî şöyle diyor:
Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helâkim zehri dermânındaır
“Ey tabib (doktor), AÅŸk derdiyle hoÅŸum ilacımdan el çek! El çek zira beni helâk edecek, (mahvedip öldürecek) zehir, senin derman dediÄŸin ÅŸeydedir.”
 
Bu beyitler, öyle beyitler ki insan yorum yaparak onların mânâ dünyasını daraltmak istemiyor. O yüzden biz de yeni beyte geçelim: 
Âlem oldu şâd senden ben esîr-i gam henüz
Âlem etti terk-i gam bende gam-ı âlem henüz
“Âlem senden ÅŸad oldu (mutlu oldu, sevindi) bense henüz senin gamının esiriyim. Alem gamı terk etti bende ise henüz âlemin gamı var.”
Cümle alem sevgilinin yüzü suyuna gamı terk etmiş ama şairin başında âlem kadar gam var! 335*** Şimdi böyle bir gamı çektiğini söyleyen şairin kendi aşkını Mecnûn ile kıyaslaması şaşılacak şey midir:
 
Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık istidâdı var
Âşık- sâdık menem Mecnûn’un ancak adı var
 
Bende Mecnun’dan fazla âşıklık kabiliyeti var. DoÄŸru, gerçek âşık benim, Mecnun’un ancak adı var.
 
AÅŸkı ile dillere destan Mecnûn ile kendini kıyaslarken ÅŸair kendisinin gerçek âşık, Mecnûn’un ise sadece adı olduÄŸunu söylüyor. Mecnun’un adı var ifadesi, hem “Mecnun’un adı çıkmış bir kere” ÅŸeklinde anlaşılabileceÄŸi gibi, hem de “Mecnûn artık dünyadan göç etti, sadece adı kaldı, ben ise bugün burada hakîkî bir aşığım” ÅŸeklinde de anlaşılabilir. Peki Fuzûlî’ye göre sadık bir aşık nasıl olmalı. Sanırım bunun cevabı ÅŸu beyitte mevcut:
Canı kim ki cananı için sever cânânın sever
Cânı için kim ki cânânın sever cânın sever
 
“Canı kim ki sevdiÄŸi için seviyorsa aslında o sevgiliyi sever. Kim de kendi canı için sevdiÄŸini seviyorsa o aslında kendi canını sever.”
Ve aynı “var” redifli gazelinden (bir üstteki beyitle baÅŸlayan gazel) Fuzûlî’nin ızdırabını parmak ısırtacak derecede anlattığı bir beyit:
Öyle bed-hâlem ki ahvâlim görende şâd olur
Her kimin kim devr cevrinden dil-i nâ-şâdı var
 
“Öyle kötü haldeyim ki her kimin zamanın sıkıntılarından üzülen bir gönlü varsa beni görünce mutlu olur”
 
Şairi görünce şâd olur, zira bunun çektiği ızdırabın yanında benimki iç bir şey değilmiş deyip rahatlar. 
Fuzûlî’nin ızdırap yüklü ÅŸiirlerinin vadisindense şöyle sevinç yüklü ÅŸiirler aramakta iseniz sizlere Sezen Aksu’nun ÅŸu sözlerini hatırlatmak isterim:
“Acının insana kattığı deÄŸeri bilirim küsemem
Acıdan geçmeyen ÅŸarkılar biraz eksiktir.” 
‘Acıdan geçmeyen ÅŸarkılar eksik’, belki ÅŸiirler de!
__________Kaynak: Fuzûlî Divanı, Hazırlayanlar: Kenan Akyüz, Süheyl Beken, Doç.Dr. Sedit Yüksel, Dr. Müjgan Cunbur, Akçağ Yayınları, Ankara 2000.


Yazının ilk yayım yeri: Biga Doğuş BİGA, Haziran 2014


Fahri Kaplan
fkaplan@lafistan.com

Tags: , ,

Geçen yazıda, Fuzûlî’nin “Su Kasidesi” olarak bilinen şiirinden beyitler etrafında söze devam etmeyi düşündüğümüzü belirtmiştik. Hatırlatalım: Su Kasidesi bir na’t, yani Peygamber Efendimiz’e –salât ve selam O’nun üzerine olsun– yazılmış bir şiirdir.

Su Kasidesi’nin on ikinci beytinde Fuzûlî şöyle diyor:

Dest-bûsı arzusiyle ger ölürsem dostlar

Kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su

“(Hz. Peygamber’in -salât ve selam O’nun üzerine olsun-) Elini öpme arzusuyla eÄŸer ölürsem dostlar, toprağımı kâse yapın ve onunla Sevgili’ye su sunun.”

Peygambere olan aÅŸkın müstesnâ ifadesi… “EÄŸer onun elini öpme, menziline eriÅŸme arzusuyla yanıp tutuÅŸurken bu yolda ölür de maksadıma ulaÅŸamazsam toprağımı kâse yapın, onunla Sevgili’ye (Hz. Peygamber’e) su sunun. Böylece toprağım onun eline kavuÅŸmuÅŸ olur.”

Åžairin iÅŸtiyâkını dillendiriÅŸi, bunu yaparken baÅŸvurduÄŸu anlatım ve hayâl müstesnâ… Ama ÅŸiirin yazıldığı Zât –salât ve selâm onun üzerine olsun-, ÅŸairin ne kadar güzel anlatsa da tavsif edemeyeceÄŸi müstesnâ ÅŸahsiyet. Zaten Fuzûlî, ÅŸiirin baÅŸka bir beytinde kalem erbabının gözlerine kara su inse de onun yüzündeki tüyleri benzetmekten âciz olduklarını belirtiyor:

“Ohşadabilmez gubârını muharrir hattına
Hâme tek bakmaktan inse gözlerine kare su”

On dördüncü beyt:

Tînet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme

İktidâ kılmış tarîk-i Ahmed-i Muhtâr’e su

“Su, Ahmed-i Muhtâr’ın –sallallahu aleyhi ve sellem- yoluna uymuÅŸ, yaratılışındaki temizliÄŸi dünyadakilere âşikâr (belirgin) kılmıştır.”

Su temizdir, temizleyicidir. Fuzûlî, bu beytinde suyun temizliğini Hz. Peygamber’in yolunda gitmesine bağlıyor. Fuzûlî, kaynaklara göre Bağdat, Kerbelâ civarlarında hayat sürmüştür. Dolayısıyla Dicle Nehri’nin kıyısında yaşamıştır. Dicle ise Medine –yani Hz. Peygamber Sallalahu Aleyhi ve Sellem’in kabri- istikametinde akmaktadır. Fuzûlî, suyun temizliğini buna bağlayarak hem güzel bir hüsn-i ta’lil (güzel sebebe bağlama sanatı) örneği sunuyor hem de hakikî temizliğin Hz. Peygamber’in yoluna tâbî olmakla olacağını ifade ediyor. Ayrıca bu beyitle şâir, şiirinde daha önce çeşitli temsillerle anlattığı Hz. Peygamber’in adını ilk kez söylemektedir.

Åžiirin son beyti:

Umduğum oldur ki Rûz-ı Haşr mahrum olmayam

Çeşme-i vaslın vere ben teşne-i dîdâre su

Umduğum odur ki Mahşer Günü, cemâlini arzulayan bana vuslatının çeşmesi su versin ve (böylece) mahrum olmayayım.

Şâirin bu dileğini bütün ümmet adına diliyoruz.

Su Kasidesi’nin her beytinden sayfalarca bahsetmeye deÄŸer. Ama böyle bir ÅŸiiri açıklamaktaki acziyetimden ve yazının sınırından dolayı beni ma’zur göreceÄŸinizi ümit ediyorum. Su Kaside’sinin her bir beytini güzel bir anlatım ve açıklamayla okumak ve bu müstesnâ ÅŸiirin ikliminde seyahat etmek isteyen okurlara Ä°skender Pala’nın “Su Kasidesi” (Kapı Yayınları) isimli eserini tavsiye ederim.

Allah, bizleri Resûlü’nün –sallallahu aleyhi ve selem- şefaatine nâil eylesin, bu güzel şiirin şâiri Fuzûlî’ye ganî ganî rahmet eylesin ve çok sevdiği Rahmet Peygamberinin -sallallahu aleyhi ve selem- (ki bu şiirin redifi “su” da rahmettir) meclisinde bizleri buluştursun.
_______
Kaynaklar:

Ferit Develioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi, Ankara

Fuzûlî Dîvânı, Metni Baskıya Hazırlayanlar: Prof.Kenan Akyüz, Süheyl Beken,

Doç.Dr.Sedit Yüksel, Dr.Müjgan Cunbur, Akçağ Yayınları, Ankara, 2000.
________

Fahri Kaplan

Not: Bu yazı, ilk olarak, Aralık 2012’de “Biga DoÄŸuÅŸ Zirve” gazetesinde yayımlanmıştır. Yazıda, yayımlandığı hâline göre, bir iki küçük düzenleme yapılmıştır.

Tags: , , ,

Fuzûlî Dîvânı’nda “Kaside Der Na’t-ı Hazret-i Nebevî” başlığıyla yer alan, redifinden dolayı daha çok “Su Kasidesi” olarak bilinen şiir, Kâinâtın Efendisi’ne –salât ve selâm O’nun üzerine olsun- yazılmış şiirler içinde müstesnâ bir yere sahiptir. Fuzûlî, her beytin sonunda “Su” diye seslenerek adeta insanlığın bu temel gıda gibi Seyyidü’l-Mürselîn’e –salât ve selâm O’nun üzerine olsun- olan ihtiyaç ve iştiyâkını dillendirmektedir. Otuz müstesna beyitten oluşan bu şiirin tamamından bahsetmek böyle bir yazının hacmini aşacağından bu yazıda “Su Kasidesi”nin birkaç beytinden söz etmek istiyorum.

Fuzûlî na’tına (na’t, Peygamber Efendimiz’i -salât ve selâm O’nun üzerine olsun- övmek için yazılan şiirlere verilen addır.) şu beyt ile başlıyor:

Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlâre su
Kim bu denli tutuşan odlara kılmaz çâre su

“Ey göz! Gönlümdeki ateşlere gözyaşımdan su serpme. (Zira) Bu denli tutuşan ateşlere su çare olmaz.”

Şâir, gönlündeki ateşten –aşk ateşinden- bahsediyor. Bu ateş, gözyaşlarına sebeb olmakta. Ancak öyle bir ateş ki, gözyaşının -daha doğrusu suyun- böyle bir ateşi söndürmesi bahis mevzuu değil. Belki ateşin üstüne serpilen hafif suyun ateşi hararetlendirmesi gibi, bu su da şâirin gönül ateşinin artmasına yol açıyor.

Dördüncü beyt:

Suya versin bağbân gül-zârı zahmet çekmesin
Bir gül açılmaz yüzün tek verse bin gül-zâre su

“Bahçıvan zahmet çekmesin, gül bahçesini suya versin. Bin gül bahçesine su verse (bile) yüzün gibi bir gül açılmaz.

Şâir, bahçıvana gül bahçesindeki çiçekleri tek tek sulamak için zahmet etmemesini, isterse gül bahçesini suya vermesini, ama o bin tane gül bahçesini suya verse bile Peygamber Efendimiz –sallallahu aleyhi ve sellem- gibi bir gülün açılmayacağını belirtiyor. Aslında Peygamberimiz –sallallahu aleyhi ve sellem- gibi bir gülün açılmayacağını söyleyerek şair, artık yeryüzüne O’nun –sallallahu aleyhi ve sellem- gibi bir insanın gelmeyeceği hakikatini ifade etmektedir.

Altıncı beyt:

Ârızın yâdıyla nem-nâk olsa müjgânım n’ola
Zâyi olmaz gül temennâsiyle vermek hâre su

(Gül gibi) Yanağın hatırlanmasıyla gözlerim nemlense şaşılır mı? Gül (e kavuşma) arzusuyla dikene su vermek boşuna değildir.

Beyitte, Peygamber Efendimiz’in –sallallahu aleyhi ve sellem- yanağı güle benzetilmiş. Ve o yanak – bu ifadeyi Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve selem) nûr-efşân yüzü olarak da düşünebiliriz- hatıra geldiğinde gözden yaş damlayıp kirpiklerin ıslanmasına şaşmamak gerektiği şair tarafından ifade edilmiş. “Nasıl ki dikene kavuşmak için güle su vermek gerekir, öyle de Allah Resulü’ne –sallallahu aleyhi ve sellem- kavuşmak için de onun muhabbetiyle diken gibi sivri olan şu kirpikleri ıslatmak gerekir. Tâ ki böylece o müstesnâ gülü görmek mümkün olsun.” nüktesini bu iki mısrada böylece ifade eden şair, ruhun şad olsun! Dilerim öbür tarafta Peygamberimizin –sallallahu aleyhi ve sellem- nur yüzünü temâşâ edersin. İnşaallah hep beraber temâşâ eder, O’nun –sallallahu aleyhi ve sellem- o güzel sözlerini işitiriz.

Kıymetli okuyucular! Niyetim bu yazıya birkaç beyt daha sığdırmaktı. Ancak bu müstesna şiirin üç beytinden söz etmek bile yazıyı doldurdu. Gelecek aya* “Su Kasidesi”nden beyitlere devam etme ümidiyle…

Kaynak: Fuzûlî Dîvânı, Metni Baskıya Hazırlayanlar: Prof. Kenan Akyüz, Süheyl Beken, Doç. Dr. Sedit Yüksel, Dr. Müjgan Cunbur, Akçağ Yayınları, Ankara, 2000.

Fahri Kaplan
_______________________________

Not: Bu yazı ilk olarak Kasım 2012’de “Biga DoÄŸuÅŸ Zirve” gazetesinde yayınlanmıştır.

*Yazının yayınlandığı gazete aylık yayın yaptığı için “gelecek aya” ifadesi kullanılmıştır. Lâfistan’da, yazının ikinci bölümü bu ay içinde de yayınlanabilir.

Tags: , , ,

    Fuzûlî(öl.1566), Türk edebiyatının en büyük şâirlerinden biri, bir çok kiÅŸiye göre de en büyük şâiridir. Ömrünün tamamını Kerbelâ ve BaÄŸdat civarında geçiren bu büyük ÅŸair, ÅŸiirlerinde lirizmin doruklarına çıkmış; aÅŸkın binbir çeÅŸit hâlini anlatırken sinesindeki ıstırâbı mısralarına hece hece nakÅŸetmiÅŸtir. Onun her beyti insanın gönlündeki hazineden ne mücevherler sunar alabilene. Onun üslûbu kelimelerle yapılan sanatın sarhoÅŸ edici lezzetini verir tadabilene. Tadabilmek için şüphesiz ki o hazineyi zorlamak, onun ÅŸiir dünyasına yaklaÅŸmak gerek. Ä°ÅŸte Fuzûlî’den tadımlık bir kaç beyit:

Ey melek-sîmâ ki senden özge hayrândır sana

Hak bilür insan demez her kim ki insândır sana

Ey melek yüzlü! Senden başka herkes sana hayrandır. Hak bilir, insan olan kişi sana insan demez (çünkü sen meleksin âdetâ)

***

Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık istidâdı var

Âşık-ı sâdık menem Mecnûn’un ancak adı var

Bende Mecnûn’dan fazla âşıklık kabiliyeti var. Gerçek aşık benim, Mecnun’un sadece adı var.

***

Ârızın yâdıyla nem-nâk olsa müjgânım n’ola

Zâyî olmaz gül temennâsıyle vermek hâre su

(Gül gibi olan) yanağını andıkça kirpiklerim ıslansa ÅŸaşılır mı? Güle kavuÅŸmak için dikene su vermek boÅŸa deÄŸildir. (Gülden kasıt Hz. Peygamberdir. Åžair diyor ki: Nasıl ki güle kavuÅŸmak için dikene su vermek gerekir; Hz. Muhammed’e (s) kavuÅŸmak için de dikene benzeyen kirpikleri sulamak yani onun aÅŸkıyla aÄŸlamak gerekir. Bu aÄŸlayış zayi olmayacaktır.) 

***

Canı kim ki cânânı için sever cânânın sever

Canı için kim ki cânânın sever cânın sever

Kişi kendi canını sevdiğine olan aşkından dolayı seviyorsa (çünkü canı olmasa onu sevemezdi) aslında o canânını (sevdiğini) seviyordur. Kim de sevdiğini kendi nefsi için (nefisini tatmin etmek için) seviyorsa aslında o cânânı değil kendi canını (nefisini) seviyordur. 

 ***

Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge

Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı

Benim derdime gönül ateşinden başka kimse yanmaz, kapımı da sabah rüzgarından başka kimse açmaz.

***

Beni candan usandırdı cefâdan yar usanmaz mı

Felekler yandı âhımdan murâdım ÅŸem’i yanmaz mı

Yar, beni candan usandırdı; bana eziyet etmekten artık usanmaz mı? Âhımdan felekler yandı, murat mumum yanmaz mı? (Şâir, gökyüzündeki güneÅŸi âhının yaktığını söylüyor, hüsn-i ta’lîl ve mübalaÄŸa sanatlarını kullanarak. “Âhım gökteki güneÅŸi bile yakmışken benim onun yanında bir mum olan murâdım hâlâ yanmıyor mu, hâlâ muradıma eremiyor muyum, sevdiÄŸime kavuÅŸamıyor muyum?” diyor.) 

 ***

Canını cânâna vermektir kemâli aşkın

Vermeyen can, itiraf etmek gerek noksanın

***

Fahri Kaplan

Tags: , ,

17
Ağu

Kaybettiğim Hazineyi Arıyorum

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

Ey ay yüzlü, servi boylu, hilâl kaşlı, âteşîn bakışlı, gönüller yakışlı, serv-i revân, kaşı kemân, gamzesi kalpleri yakan dilber! Nerdeysen gel de cemâlini bize göster! Sen gideli beri bu topraklardan, biz sahte güzellere tav olduk. Güzellik anlayışımız süflî derecelere indi. Aşk deyince şehveti anlar olduk. Hayâllerimizde yaşayan güzeldin sen. Sana en şûh gözle bakan Nedîm bile senin güzelliğinin bambaşka buudlarda olduğunu haykırıyordu şu sözlerle:

” Yok bu ÅŸehr içre senin vasfettiÄŸin dilber Nedîm

Bir perî-sûret görünmüş bir hâyâl olmuÅŸ sana.”

Ah Nedim’im! Hayâli de öldürdüler artık. YetmiÅŸbeÅŸ sene evvel aramızdan ayrılan büyük şâirimiz Ahmet Hâşim “Melâli anlamayan nesle âşinâ deÄŸiliz.” demiÅŸti melâli kaybetmemiz karşısında. Melâlden sonra hayâli de anlamaz olduk artık. Zaten melâl ve hayâl birbirinden ayrılmaz kardeÅŸ deÄŸil mi?

BaÅŸka bir şiir üstâdı Yahya Kemal de: “Ä°nsan âlemde hayâl ettiÄŸi müddetçe yaÅŸar.” diyordu. Biz hayâli kaybettiysek nasıl yaşıyoruz? Öyle deÄŸil, “Yaşıyor muyuz” diye sormak lâzım. Duymayan, hissetmeyen, tatmayan ne bilsin sizi ey aÅŸk medeniyetinin, gönül medeniyetinin muhterem ve mübârek bânîleri. Ey Yunus’um asırlar ötesinden ne kadar mânidâr geliyor sesin:

“Bilmeyen ne bilsin bizi

Bilenlere selâm olsun.”

Nasıl mı bileceğiz? Ne zaman aşkı yeniden bulursak o zaman yetişeceğiz o menzile. Yoksa dünyâ ilmi bir yerden sonra yarıda bırakacak bizi. Menzile ise ağyârın önünde âşıklar yetişecek.

“Ser-menzile uşşâk eriÅŸir cümleden evvel

Ol mertebeye sa’y ile zühhâd yetiÅŸmez.” (Bâkî)

Ruhun şâd olsun şâirler sultanı (sultanü’ÅŸ-ÅŸuarâ) Bâkî!

Son sözü de büyük üstâd Fuzûli söylesin. Tâ ki kırık - dökük ve kaybetmenin, ayrılığın ızdırabıyla dağılıp perişân olmuş ifâdelerim böyle söz sultanları sayesinde bir değer bulabilsin:

“Ä°lm kesbiyle pâye-i rif’at

Arzû-yı muhâl imiş ancak

Aşk imiş her ne var âlemde

Ä°lm bir kîl ü kâl imiÅŸ ancak.”

Fahri Kaplan

Tags: , , , ,

24
Oca

Fuzûlî’de AÅŸk

   Yazar: Fahri Kaplan    Kategori Edebiyat

AÅŸkın bir diÄŸer çeÅŸidi de aÅŸka âşık olmadır. Evet, edebiyatımız bu konuda da güzel örneklerle doludur. Bunu en iyi edebiyatımızın en büyük ÅŸairlerinden, ÅŸiirlerinde aÅŸkın ızdırâbını mukaddesleÅŸtirerek sanatta zirveye ermiÅŸ Fuzûlî’de görürüz. Fuzûlî aÅŸk derdini talep ettiÄŸi bir beytinde der ki:

Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabîb
Kılma dermân kim helâküm zehri dermânundadur

.
(AÅŸk derdiyle hoÅŸum ey tabip bana ilaç verme, derdime derman olma. Çünkü beni helâk edecek ÅŸey, derman dediÄŸin o zehirdedir.)      Fuzûlî aÅŸk derdinden hasta olmuÅŸ. Ama onun diÄŸer hastalardan mühim farkı var. O, hastalığından kurtulmak istemiyor. Aksine hep bu hastalıkla yaşıyor ve bu hastalıktan kurtulmanın kendisi için aslında ölüm olduÄŸunu söylüyor. Bir baÅŸka beytinde de Fuzûlî Allah’a şöyle yalvarır:

.

“Yâ Rab belâ-yı aÅŸk ile kıl âşinâ meni 
Bir dem belâ-yı aÅŸkdan etme cüdâ meni”
.

( Ya Rab aşk belasıyla içli dışlı kıl beni, bir dem aşk belasından ayırma beni)  

.

    Bu dünyayı mihnet yurdu görmüş Fuzûlî. Tâ ki özge yerlerde özge safâlar sürebilsin. İşte bunu terennüm ettiği beyti:

.

“Gelin ey ehl-i hakikat, çıkalım dünyadan
Gayr yerler görelim, özge safalar sürelim”

.

Ä°ÅŸte Fuzûlî’de gördüğümüz aÅŸk, aÅŸkın kendisine, aÅŸkın kendisinde olan derde aÅŸktır. Demek ki aÅŸk  öyle tatlı bir belâ ki onu tadanın gözü baÅŸka ÅŸey görmüyor.

                                                                                                   

                                                                             Fahri Kaplan

Tags: ,