Sezen Bilir Aşkı
Aşk ehlinin sözünde kusur arama aşkı gör
Sözden içeri bin hoş mana var ama aşkı gör
Sezen bilir aşkı sezmeyen nereden bilecek
Aşkın meyi helaldir yorma harama aşkı gör
Fahri Kaplan, 01.02.2022
Devlet-i dünyâ içün hergiz ne gam-gîn ol ne şâd
Ber-karar olmaz bilürsin hâl-i âlem ey gönül
Bâkî
(Dünya saadeti için asla ne gamlı ol, ne de sevinçli… Dünyanın hâli bir karar üzere olmaz (değişir) bilirsin, ey gönül!)
Aşk ehlinin sözünde kusur arama aşkı gör
Sözden içeri bin hoş mana var ama aşkı gör
Sezen bilir aşkı sezmeyen nereden bilecek
Aşkın meyi helaldir yorma harama aşkı gör
Fahri Kaplan, 01.02.2022
bodrum’da yazları
yaşadık hazları
gördük ve hissettik
anlatılmazları
bir tatlı yaz bugün
bir tatlı haz gece
deniz mi gördüğün
o masmavi hece
beyaz evlerdedir
sırrı bir rüyanın
begonvilin aşkı
renginde saklıdır
bir hatıra olur
mavilikten taşan
şimdi kim düşlese
bodrum’da yazları
Fahri Kaplan
İlk mısralarını yıllar önce -belki bir 10 yıl kadar- düşündüğüm bu şiir, 17 ağustos 2020’de bu hâlini aldı… Bodrum’a bir yaz selamlaması sonrası…
İlk şiir kitabım Aynadaki Akşam, internet kitapçılarında:
Kitap Yurdu: https://www.kitapyurdu.com/kitap/aynadaki-aksam/540516.html
Babil: https://www.babil.com/aynadaki-aksam-kitabi-fahri-kaplan
Kırmızı Kedi: https://www.kirmizikedi.com/kitap/urun/be1404164f3c4868988d322a4894cc73
İstanbul Kitapçısı: https://www.istanbulkitapcisi.com/kitap/aynadaki-aksam-kitabi-fahri-kaplan
Sözcü Kitabevi: https://www.sozcukitabevi.com/Kitap/fahri-kaplan-aynadaki-aksam?ref=kitabinabak
Kitap Seç: https://www.kitapsec.com/Products/Aynadaki-Aksam-Fahri-Kaplan-Gunce-Yayinlari-433999.html
Kidega: https://kidega.com/kitap/aynadaki-aksam-356639/detay
Eganba: https://www.eganba.com/aynadaki-aksam-kitabi-fahri-kaplan
Kitap 365: https://www.kitap365.com/kitap/aynadaki-aksam/340696?ref=kitabinabak
Kitap Al: https://www.kitapaloku.com/urun/430840/kitap/gunce-yayinlari/fahri-kaplan/aynadaki-aksam/
Kitabımı, internet dağıtımcı ve kitapçılarına ulaştıran Günce Yayınları’na teşekkür ediyorum.
Fahri Kaplan, Aynadaki Akşam, Şiiri Özlüyorum Kitaplığı, 2017, 96 sayfa.
İkinci şiir kitabım “Son Hüzün de Çekilir Aramızdan” Günce Yayınları’ndan çıktı. Kitabı internetten temin edebileceğiniz adresler:
KİTAP YURDU: https://www.kitapyurdu.com/…/479860.html&manufacturer_id=20…
BABİL: https://www.babil.com/son-huzunde-cekilir-aramizdan-kitabi-…
BKM: https://www.bkmkitap.com/son-huzunde-cekilir-aramizdan
NOBEL: https://www.nobelkitap.com/son-huzunde-cekilir-aramizdan-38…
KİTAP SEÇ: https://www.kitapsec.com/…/Son-Huzunde-Cekilir-Aramizdan-Fa…
EGANBA: https://www.eganba.com/…/son-huzunde-cekilir-…/9786058215689
ATLAS: https://www.atlaskitap.com/son-huzun-de-cekilir-aramizdan-2…
ODA KİTAP: https://www.odakitap.com/son-huzunde-cekilir-…/9786058215689
KİTAP DENİZİ: https://www.kitapdenizi.com/son-huzunde-cekilir-aramizdan
KİTAP AMBARI: https://www.kitapambari.com/fahri-kaplan-son-huzunde-cekili…
KİTAP BURADA: https://www.kitapburada.com/son-huzunde-cekilir-aramizdan-p…
Fahri Kaplan, “Son Hüzün de Çekilir Aramızdan”, Günce Yayınları, Ekim 2018, Ankara.
KABUK VE YARA
Sen yine çekil kabuğuna
Varsın kanasın yaran
Şifa niyetine iç yarasın
Ki zaten nicedir
Baştan ayağa yarasın
Nicedir bir hüzün
Âh anlaşılmazsın
Anlaşılmadın zaten
Ne gecenin sarhoşluğu
Ne ayıklığı gündüzün
Hiçbiri kesmedi
Belki yükün hafiflerdi
Biraz ciddiye alınsa sözün
Yengeç gibi çekil kabuğuna
Varsın balık seni bilmesin
Ki zaten nicedir
Sen bu denize ait değilsin
Sen yine sarıl kabuğuna
Sakın kırma sakın
Fahri Kaplan, 8 Şubat ’18, Muğla, saat: 04.02
SAVAŞTA BÜYÜK ZÜLME UĞRADINIZ.ZALİMLERİ AFFEDİP AFFETMEMEKTE SERBESTSİNİZ.
NE YAPARSANIZ YAPIN AMA SOYKIRIMI UNUTMAYIN.ÇÜNKÜ UNUTULAN SOYKIRIM
TEKRARLANIR.
ALİJA İZZETBEGOVİC
MÜSTESNÂ
Acıyla beslenirse der belki
İçinden seslenirse der
Şimdi akşamlardan kalan
Süzülmüş bir keder
İle derbeder olsan ne eder
Sabah olunca gider belki
Bir gün bu ağrı da biter
Şimdi şafağın umudu
Gözyaşının ak tâneleri
Sevmenin coşkusu
Kaçmanın bahâneleri
Hüznü ayrılığın
Bilsen daha neleri
Sana göre heder belki
Bana göre kalbimde müstesnâ o yer
___
Fahri Kaplan
3 Ramazan 1438, sabaha karşı…
ÇANAKKALE ; TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN ÖNSÖZÜDÜR……!!!!!
Merhaba kıymetli okurlar,
Lafistan’ın yayınına -duyurduğumuz üzere- 24 Ocak 2017 tarihi itibarıyla son vermiştik. Ancak, 9 yılda oluşan bu güzel birikimi ulaşılması/bulunması zor bloglara yarım yamalak bir şekilde bırakmamak açısından -en azından 2018 başlarına kadar- devam diyoruz.
Sizlerle yeniden buluşmanın mutluluğu ile… İnşaallah güzel yazılarda görüşmek/buluşmak ümidiyle…
Fahri Kaplan
Merhaba kıymetli okurlar,
Başilıktan da anlaşılacağı gibi sitemizin 9 senelik serüveni tamamlanıyor. Yeni yolculuklara yelken açmak ümidiyle “lâfistan” maceramızı noktalama kararı almış bulunuyoruz. Lâfistan, 24 Ocak 2017’de yayın hayatına veda ediyor. Ben yazılarımı bundan böyle:
fahrikaplan.blogspot.com
fahrikaplan.wordpress.com
adresli sayfalarımda yayımlamaya inşaallah devam edeceğim. Buradaki yazılarımın pek çoğunu da inşaallah oraya aktarmayı düşünüyorum.
Bu siteyi kurma fikrinin sahibi ve sitenin açıldığı günden beri maddi ve manevi katkı ve desteğini eksik etmeyen İbrahim Arslan başta olmak üzere, Lâfistan’a yazıları, yorumları ve ziyaretleriyle değer katan herkese teşekkürle…
Tekrâr mülâkî oluruz bezm-i ezelde
Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler
(Yahya Kemal)
_____
Teşekkürle… Alllah yolumuzu ve yolunuzu daim güzel eylesin…
Fahri Kaplan
KARA KIT’A VE BEYAZ İNCİLER
Gerçi bir şiir bir kez yazılır
Güzelse okunur tekrâr tekrâr
Nazîreler söylenir bazen de
Söz süsler ondan ilhâm alanlar
Kelâm tıpkı okyanus gibidir
İçinde binler inci mercân var
Ve şâir dalgıç bulur inciyi
Sonra sevinçle âleme saçar
Böyle söylenir mesnevî gazel
Böyle denir eş’âr-ı dürer-bâr
Güzel sözü vasfedeyim diye
Fahrî nicedir defterler karalar
Fahri Kaplan, 24.10.2016, Muğla.
İki bahar arasında kalıp da tuttuğu dileği bir türlü gerçek olmayan ya da gerçekleşip de bize çaktırmayan bir mevsimden çıktık yorgun argın; ama telaşsız, sakin “hoşça kal” dedik etekleri pamuk, saçları ıslak olan bu mevsime. Kimimiz bir parça kopardık eteklerinden, kimimiz daha elimize almadan korktuk bu çıngıraklı kumaştan. Oysa onun saçlarının kurutulmasına ve taranmasına ihtiyacı vardı.
Uzamıştı saçları, günlerin kısalıp gecelerin uzadığı gibi ve ıslanmıştı saçları gecelerin beyazlaması, gündüzlerin eriyen pamukların sularını barındırması gibi. Saçları eteklerine değil ama beline kadar varmıştı. Rüzgârda savruluyor ve yere çarptıkça daha da ıslanıyordu. Islandıkça kuruluğa özlemi artıyordu. Sımsıkı kapatıp ağzını, sıkı sıkıya sıkıp dişlerini bir şeyler mırıldanıyordu kendi içine doğru. Ancak duyulan tek şey ağabeyi rüzgârın bas sesi oluyordu. Biliyordu yine de sağının ve solunun onu yalnız bırakmayacağını ve daha şiddetli sessizlikte mırıldanıyordu aynı cümleleri. Elbet kuruyacaktı saçları, elbet taranacaktı ipek ellerde. Şen çocuk kahkahaları, kalın giysileri içinde yan yana duran insanlar ve hiçbir şeyin sağlayamadığı bu eşsiz pamuklarla seviyordu kendini; insanların “çok” diye andığı zarfla.
Gündüzün gecenin, gecenin de gündüzün evine gittiği bir günde sessizce sağına baktı: Kendisine öfkeler kusan, hırçın bir arkadaş hâtta “öndaş”. Sonra soluna baktı: Yeşil perdelerle yukarıda sarı bir daire. Devraldığı ve devredeceğine bakakaldı bir süre. Arada olmakla İkisinden de bir parça taşıyordu içinde. Bir de ikisine de benzemeyen bir pamuk tarlası, beline dayanmış ıslak saçları ve elinde tuttuğu iki dişli bir tarağı… Sımsıkı kapadı ağzını yine, sımsıkı mırıldandı yine. Ve ipek bir el taradı saçlarını sarı daireyle kurutarak. Sordu bu sahipsiz el: “Acaba ne dilemiştiniz kardan bahar?”
-Gelecek yıl biraz daha kuru, çok az daha ıslak; ama pamuktan saçlar.
İnsanın kendine taparcasına bireyselleştiği ve yapayalnız kaldığı modern zamanlarda,herkesle ve herşeyle olan bağlarımız zayıflarken insani münasebetlerimiz de eriyip tükeniyor hızlı bir şekilde. Kendi eliyle kendi kuyusunu kazan insanoğlunun bu gibi gidişatından rahatsız olan kafalar, hep aynı mantık etrafında dolaşıp hep aynı türküyü söylüyorlar. Bu problemlerden ötürü ”Öz ağzından kafa tasını kusacak” seviyede şiddetli sancılar çeken bu devasa dimağılar, saadeti toplumsal huzurda aramışlar tarih boyunca. Ve neticesinde tüm zamanlara ve insanlara hitap eden eşsiz eserler arz-ı endam edivermiş. Mesela Goethe, o muhteşem eseri’Faust’için; ‘hayatımın toplamı’ diye bahseder. Altmış yıl nasıl bir sabır ve psikolojiyle geçmişse artık; neticesinde insan olmanın derinliklerine bu denli inmeyi başarmış, başrmakla kalmamış belki daha da ötesine ulaşmış bu büyük adam.
İnsaniliği ve alemşumul olması itibariyle yüreğimize en çok dokunan eserlerden birisi de ‘Antoine de Saint’in ”Küçük Prens’idir. Her ne kadar küçüklere yazıldığı söylense de, 30’lu yaşlarımda kendisinden daha yeni yeni kıvılcımlar farkettiğim yapıtın; özellikle yetişkinlerce üzerinde düşüne düşüne okumaları gerektiğini düşünüyorum. Şiddettle tavsiye ediyorum.
2.Dünya Savaşı toplumu ve modern toplumlara yerinde eleştirilerde bulunuyor ‘de Saint’. Mesela sanatçılara, işadamlarına, muktedirlere, sarhoşalra ve daha başka karakterlere ancak bu kadar başarılı inebilir bir yazar. Böylesi fikir insanları sanki kadimden beri her hadiseye şahitlik etmişler ve gelmiş geçmiş bütün insanların her biriyle ayrı ayrı ahbaplık kurmuşlar da, her detaya bu kadar aşına olmuşlar sanki. O kadar içten, o kadar samimi ve o kadar yakından. Her insanın bir alem olduğunu söyler eskiler. Kendi alemine hakim olabilen bu fikir insanları, bütün alemlere nasıl vakıf olduklarını gösteriyorlar böylece.
Elbette kitabın her bölümü enfes. Ama yirmiyedi bölümden oluşan ve her bölümünde ayrı derinliklere inilen bu engin eserde en ilgimi çeken ve içimi okşayan kısmı ‘küçük prens’in bir ’tilki’ ile karşılaştığı kısım. Girişte de değindiğim dost olmak, bağımlı olmak, bağlanmak birilerine ya da birşeylere; vefa ve bağlılık göstermek mevzusuyla alakalı olan kısmı. Hikayade ‘küçük prens’ ile ’tilki’ arasında geçen diyalog şöyle:
-(…)
“Gel, birlikte oynayalım. Öyle mutsuzum ki” dedi küçük prens.
“Seninle oynayamam” dedi tilki, “ ben evcil bir hayvan değilim.”
“Buna çok üzüldüm” dedi küçük prens. Ama biraz düşündükten sonra: ”Evcil ne demek?” diye sordu….
…‘Bağ kurmak’ anlamına gelir.”
“Bağ kurmak mı?”
“Evet. Örneğin, sen benim için sadece küçük bir çocuksun. Diğer küçük çocuklardan hiçbir farkın yok benim için. Sana ihtiyacım da yok. Aynı şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen eğer, birbirimize ihtiyacımız olacak Sen benim için tek ve işsiz olacaksın, ben de senin için.”
“Anlamaya başlıyorum” dedi küçük prens. “Bir çiçek var. Sanırım o beni evcilleştirdi.”…
Sahip olduklarımızın her gün arttığı dünyamızda, bağ kurduklarımızın ve ’tilki’nin ifafesiyle evcilleştirdiklerimizin ne kadar da eksildiğinin farkında mıyız? Evet, ‘bağlanmak’; bebeğe, anneye, sevgiliye bağlanmak. Hayata, mesleğe, eğlenmeye, düşünmeye… Ne olduğunu bilmeden ve çok da önemsemeden, bağlanma nimetinin başlı başına ne de büyük bir lütuf olduğunu hissedince ‘Küçük Prens’ daha çok tesir ediyor, daha çok okşuyor yüreğimizi.
Bağlanılan her şeyin nazarımızda ki biricik ve nev-i şahsına münhasır olduğunu idrak ediyoruz ilkin. Ve sonra, biriciğimizi sakınalım derken herşeyi ondan sakınmaya başlıyoruz. Bir gün elimizden uçup gideceği için,bağlarımızı kuvvetlendirmişsek eğer, gitmek bağlandığımızı elimizden alabilmesine rağmen bağımızı daha da muhkemleştiriyor çoğu zaman. Bağlarımız ve bağlandıklarmız olmasaydı eğer yalnızlığımız daha da katmerleşecekti, dünya daha da yaşanılmaz hale gelecekti her birimize. Oysa ‘bağ kurmak’la; dost oluyoruz, paylaşıyoruz, özlüyoruz ve vefa duyuyoruz.
Lakin şu küçük dünyada, bağlandığı ve dolayısıyla sevdiği, hasret duyduğu, en önemlisi de paylaştığı birileri ya da birşeyleri olmayanlar nerden bilecekler ki ‘bağ kurma’yı nimet mertebesine çıkaran kıymetleri? Nerden bilecekler ki ne için sevinmeyi ne için ağlamayı? Bağlanmayı nerden bilecekler? Oysa hayatımıza giren her şeyle münasebettar olmuşuzdur artık. Hayatımızda değdiğimiz her şey, kişi yahut olayla bir bağımız olmuştur artık. Onlar artık vefa, paylaşım ve özlem hakeden konumdadır nezdimizde. Muhabbet ettiklerimiz, giyip eskittiklerimiz, kullandıklarımız, içinde yaşadıklarımız ve hatta yediğimiz çikolatanın kabı ve ya meyvenin kabuğuna varıncaya kadar. Tıpkı ‘Küçük Prens’ ve ’tilki’ arasında olduğu gibi, evcileşmemiz ya da evcilleştirmemiz gerekir aradaki bağları. Safları sık tutmak gerektir.
Mevlüt KARAKAPLAN
Not: http://www.cerkezkoyhaber.com.tr/yazar
BOSNA HERSEK’İN HERSEK-NERETVA KANTONUNDA MOSTAR KENTİNİN GÜNEYDOĞUSUNDA BULUNAN
BLAGAY İSİMLİ BİR KASABANIN YAKININDADIR.BLAGAY ALPERENLER TEKKESİ YAKLAŞIK 600 YIL ÖNCE
ANADOLUDAN BÖLGEYE GELEN DERVİŞLER TARAFINDAN BUNA NEHRİNİN KAYNAĞINA KURULMUŞTUR.
YÜZYILLAR BOYUNCA BÖLGE İNSANINA HİZMET VERMİŞTİR.
ESKİ YUGOSLAVYA DÖNEMİNDE KAPATILAN TEKKE , BOSNA HERSEK’İN BAĞIMSIZLIĞINDAN SONRA
YENİDEN TÜRKİYE TARAFINDAN RESTORE EDİLEREK HİZMETE AÇILMIŞTIR.TEKKEDE AYRICA SARI SALTUK
HAZRETLERİNİN TÜRBESİ DE BULUNDUĞU RİVAYET EDİLMEKTEDİR.
HER YIL TÜRKİYE BAŞTA OLMAK ÜZERE DÜNYANIN FARKLI YERLERİNDEN 200 BİN KİŞİ TARAFINDAN
ZİYARET EDİLEN TEKKE, ÜLKEDE GÖRÜLMESİ GEREKEN EN ÖNEMLİ YERLERDEN BİRİ KONUMUNDADIR.
Çanakkale’de 17. Alay Komutanı Yarbay Hasan Bey, askerleriyle birlikte ilerliyordu.. Ve bu vaziyette Kilitbahir köyünün ortasındaki meydan çeşmesine kadar geldiler.. Çeşmenin önündeki Hasan Beyin dikkatini birşey çekmişti.. Üzeri yara bere içerisinde ve tüyleri dökülmüş bir köpek su içmek için çeşmeye yanaşmaya çalışıyor, onun bu perişan halini görenler taş atarak köpeği çeşmeden kovuyorlardı..
Hasan Bey bu duruma çok üzüldü, atından indi köpeğin üzerindeki yaralara aldırmadan onu kucağına aldı ve çeşmenin yanına götürdü.. Hayvana su içirdi, yaralarını temizledi. Ardından karnını doyurdu ve köpeği alarak yoluna devam etti. O günden sonra köpeği yanından ayırmadı Hasan Bey! Adını da Canberk koymuştu. Canberk kısa zamanda tüm Mehmetçiklerin dostu olmuştu. Türk askerleriyle siperden sipere atlıyor!.. Tüyleri yeniden çıkmış, yaraları ise tamamen iyileşmişti. Askerler soruyorlardı Hasan Bey’e; “Komutanım, bu köpeğe neden bu kadar alaka gösteriyorsunuz?”
El cevap; “Yüce Allah’ın Kıyamette bu köpeğe neden merhamet etmedin, demesinden korkuyorum!” İşte Hasan Bey böylesine imami kamil biriydi.
Bölgedeki savaş olanca şiddetiyle sürüyordu. Yine siper savaşlarının birinde tarih 11 Temmuz’u gösteriyordu ve bizim Mehmetler, Fransızları püskürtmüşlerdi! Savaş alanı Fransız askerlerinin cesetleriyle doluydu.. Ama biz de zayiat vermiştik.. Mehmetçiklerimiz bir yandan ölen arkadaşlarının defin işleriyle uğraşıyor, diğer yandan ise yaralılara yardım ediyorlardı. Hasan Yarbay’da olayın tam ortasında askerledine direktifler veriyordu. O sırada bir Fransız askerinin yerde kıpırdadığını gördü! Askerin yaralı olduğunu düşündü. Yardım etmek için Fransız askerin üzerine eğildi ki, ölü taklidi yapan asker, sakladığı hançeri Hasan Bey’in göğsüne sapladı. Hasan Bey bir anda sarsıldı ve yere yığıldı. Yarasından oluk gibi kan akıyordu. Herşey aniden olup bitmişti. Yanına koşup gelen askerlerine fısıltı halinde şu sözleri söyledi; “Allah şahidimdir ki, bu Fransız’a iyilik etmek için yaklaştım!”
O an uzaklardan acı bir havlama sesi duyuldu. Canberk olanca hızıyla koşup koşup geldi ve velinimetinin yanına çöktü. Sahibinin ellerini yalıyor, adeta kalkması için yalvarıyordu…
Yarbay Hasan Bey’in gözleri buğulanmış, çehresi solmaya başlamıştı.. Birden, silkinir gibi oldu ve yanındakilere; “beni ayağa kaldırınız” dedi. Askerleri onu yavaşça ayağa kaldırdılar. Üstü başı kan içinde olan ve son anlarını yaşayan Yarbay Hasan Bey; “Lâ ilâhe İllallah Muhammedün Rasulallah” dedi. Yüzünde derin bir tebessüm oluşmuştu…
Ve ardından saygılı bir biçimde sözlerine devam etti. “NİYE ZAHMET BUYURDUNUZ YA RESULALLAH” ve olduğu yere yığılarak ruhunu teslım etmiştir.
Bunun gören mehmetçıkler yarbayın ustune Türk bayrağını orterler.Köpeği Canberk de bayragın altına yarbay Hasan’nın ayak ucuna yatar ve bı sure sonra askerler Yarbay Hasan’ı defnetmek için gelirler bayrağı kaldırdıklarında kopegi Canberk’i kaldırmak ısterler ama bır turlu bunu basaramazlar aradan bıraz zaman gectıkten sonra Canberk de ölecektir.
Yarbay Hasan’ defnettıkten sonra köpeği Canberk’i de ayak ucuna defnederler.
Hz.Ömer,halife olduğunda,parasıyla bir adam tutar.Adama,hergün bir akçe vereceğini söyler.Adam görevinin ne olduğunu sorunca “Hergün bana gelip,ölüm var Ömer diyeceksin” der.Adam uzun zaman boyunca gelir, “Ölüm var Ömer” der,altın akçesini alır ve gider.En nihayetinde bir gün yine vazifesini yapar,ölüm var Ömer der,altın akçesini alır ve Hz.Ömer der ki:”Artık gelme.” Artık gelme çünkü,artık ölümü unutmam der adama.Sakalındaki ilk akı aynada görmüştür o gün.
“Ağaçları sevelim odunları da” diye bir yazıyla başlamıştım bu sitede yazmaya. 28 Şubat’ın etkilerinin devam ettiğinden şikayet etmiş baskının her alana yayılmış olmasından dem vurmuştum. 2008 yılıydı sanırım ve o zamanlar bu etkinin giderek azalacağına ve baskıcı devlet yönetimi anlayışından tamamen uzaklaşacağımıza yönelik umutlarım çok kuvvetliydi.
Tarih tekerrürden ibaretti. Defalarca ben sen olmayı biz olmaya tercih etmiş bir milletin evlatları olarak yeniden ötekileştirmeyi , dışlamayı ve kendi gibi düşünmeyenleri düşman saymayı devlet politikası haline getirdik. Ne farklılıkların güç olduğunu farkedebildik ne de farklı düşünmenin düşmanlık olmadığını anlayabildik. Şiirlerle şarkılarla gökkuşağına methiyeler dizdik ama yağmurla güneşin çatışmasından ortaya çıktığını da anlamak istemedik onu güzel kılan özelliğin farklı renklerden oluşması olduğunu da.
Komünizmin söylem olarak güzel olduğunu , herkesin eşit olmasın da nasıl bir kötülük olabileceğini sormuştum bir hocama daha aklım yeni yeni kesmeye başlarken. Bir fabl anlatmıştı hocam. Ormanda kral aslan toplamış tüm hayvanları ve artık ormanımda kominizm var herkes eşit demiş. Sevinç çığlıkları arasında geçen üç beş günden sonra bakmışlar aslanlar yine et yiyor ,tavşanlar ot. Tavşan varmış huzura “ kralım siz et yiyorsunuz biz ot . bu nasıl bir eşitlik ?” diye sormuş. Aslan : biz birinci grup eşitiz bak hepimiz et yiyoruz siz ikinci grup eşitsiniz siz de hep ot yiyorsunuz ,demiş. Eşitsiz eşitliğin sadece komünizmde olmadığını demokraside de et yiyenlerin ot yiyenleri sevmeyebileceğini , küçümseyebileceğini öğrendim geçen bu zamanda.
Daha fazla yiyebilmek için saldırdılar yeşillik alanlara, ağaçlara. Ağaçları korumak suç oldu. Ağaç diyenler ülkenin gelişmesini istememekle suçlandı, vatan haini ilan edildi. 6000 zeytin ağacı kesildi . Kesilmeden önce kesenlere yakın olan bir site zeytin ağacının uğursuzluğundan bahsetti , Yahudilerin zeytin ağacıyla ilgili kendilerini koruyacaklarına olan inançlarını öne çıkartıp lanetlediler zeytini , zeytin ağacını. Oysa biliyorlardı Allah’ın kendi kitabında zeytine yemin ettiğini. “Vettîni ve’z-zeytûni “ dediğini. Hiç dillendirmediler çünkü işlerine gelmiyordu.
Zeytinleri koruyan köylüler dövüldü. Hain ilan edildi. Danıştay karar verdi . ağaçlar kesilmemeli dedi. Ağaçlar kesilmişti, köylüler dövülmüştü.
Ağaçları sevelim odunları da demiştim ilk yazımda. Ağaçları sevmeye korkuyorum . Odunları ? Odunları sevmiyorum artık.
İstatistikler yalan söylemez…!İşte ”KRALEX”in istatistikleri:
Alex de Souza, Fenerbahçe Forması Altında 344 Resmi Maçta 172 Gol Attı
Alex de Souza, Fenerbahçe forması altında 344 resmi maçta 172 gol atıp 136 asist yaptı. Alex 344 maçta 3 kez kırmızı kart görürken 54 kez sarı kart gördü. Alex 1027 şutta 407 kez kaleyi bulurken %74 isabetli pas ortalaması ile oynadı.
Alex de Souza, Lig Tarihinde En Çok Gol Atan İlk 11 Oyuncu Arasında Yer Alıyordu.
Süper Lig’de 2012-13 sezonunda forma giyen oyuncuların içinde lig tarihinde en çok golü bulunan oyuncu ünvanı ile başlayan Alex de Souza. toplamda 136 lig golü vardı. Alex 136 gol ile 100’ler kulübünde 10.sırada yer alan 136 gollü Ümit Karan’ı yakalamayı başardı. Alex de Souza lig tarihinde en çok gol atan yabancı oyuncu ünvanına sahip.
Alex de Souza, Süper Lig Kariyeri Boyunca 26 Penaltı, 14 Kafa, 11 Serbest Vuruş Golü Attı.
Alex de Souza Süper Lig kariyeri boyunca toplamda 136 gole imza attı. Alex bu 136 golün 60 tanesini sol ayak, 25 tanesini sağ ayak, 14 tanesini kafayla, 11 tanesini serbest atıştan, 26 tanesini penaltı atışlarından kaydetti. Alex 48 golü deplasmanda 88 tanesini takımı ev sahibi olduğu maçlarda kaydetti.
Alex de Souza, Süper Lig Kariyeri Boyunca 8 Kez Hat-Trick Yaptı. ( Bir Maçta 5 Gol Attı )
Alex de Souza, Süper Lig kariyeri boyunca 8 kez hat-trick yaptı. Alex, 2010-11 sezonunda 6-0 kazanılan Ankaragücü maçında 5 gol, 4-2 kazanılan Beşiktaş maçında 3 gol, 5-2 kazanılan Bucaspor maçında 3 gol, 2008-09 sezonunda 7-0 kazanılan Hacettepe maçında 3 gol, 2007-08 sezonunda 4-2 kazanılan Ankaraspor maçında 3 gol, 2006-07 sezonunda 6-0 kazanılan Erciyesspor maçında 3 gol, 2004-05 sezonunda 5-0 kazanılan Ankaragücü maçında 3 gol, 2004-05 sezonunda 3-2 kazanılan Gençlerbirliği maçında 3 gol atmıştı.
Alex de Souza, Süper Lig’de Bir Sezonda En Fazla Gol Atan Yabancı Oyuncu Rekorunun Sahibi.
2010-11 sezonunda Süper Lig’de 28 gol atan Alex de Souza, böylece bir sezonda en fazla gol atan yabancı oyuncu oldu. Alex’den önce Süper Lig’e bir sezonda en çok gol atan yabancı oyuncu rekoru Şota Arveladze’ye aitti. Şota Arveladze 1995-96 sezonunda Trabzonspor formasıyla ligi 25 golle gol kralı olarak tamamlamıştı.
Alex De Souza, Lig Tarihinde Bir Maçta En Fazla Gol Atan Üç Yabancı Oyuncudan Biri Olmuştu. ( 1996-97 Sezonunda Shota Arveladze – 5 Gol, 2000-01 Sezonu Mario Jardel – 5 Gol, 2010-11 Sezonu Alex De Souza – 5 Gol )
2010-11 sezonunda Ankaragücü maçında takımının attığı 6 golün 5 tanesine imza atan Alex de Souza, böylece Süper Lig tarihinde bir maçta en fazla gol atan üç yabancı oyuncudan biri olmuştu. 1996-97 sezonunda Trabzonspor takımından Shota Arveladze Eskişehirspor’a 5 gol atarken, 2000-01 sezonunda ise Galatasaraylı Mario Jardel Erzurumspor’a 5 gol atmıştı. Süper Lig tarihinde bir maçta en çok gol atma rekoru ise 1992-93 sezonunda Fenerbahçe’nin Karşıyaka’yı 7-1 yendiği maçta 6 gol birden atan Tanju Çolak’a ait.
Alex de Souza, Süper Lig Tarihinde 2 Kez Gol Kralı Olan İlk Yabancı Oyuncu Oldu.
Süper Lig’de 2010-11 sezonunu attığı 28 golle gol kralı olarak tamamlan Alex de Souza, bu onuru 2.kez yaşadı ve böylece lig tarihinde 2 kez gol kralı olan ilk ve tek yabancı oyuncu oldu. Daha önce Fenerbahçe formasıyla 2006-07 sezonunda 19 gol atarak Süper Lig’in gol kralı olan Alex de Souza, 2010-11 sezonunda da 28 gol atarak Süper Lig’in gol kralı oldu. Ayrıca Fenerbahçe takımı Alex de Souza’nın gol kralı olduğu her iki sezonda da şampiyon oldu.
Alex de Souza, Avrupa Kupalarında En Çok Gol Atan ve En Çok Oynayan Yabancı Futbolcu.
Fenerbahçe’nin Avrupa kupalarında en golcü futbolcusu ünvanına sahip Alex, sarı-lacivertli formayla Avrupa kupalarında 61 maçta toplam 15 gol kaydetti. Alex de Souza aynı zamanda Türk takımlarının Avrupa kupalarında en çok gol atan ve en çok Avrupa maçı oynayan yabancı futbolcusu durumunda bulunuyordu.
Alex de Souza’nın Süper Lig’de En Çok Gol Attığı Takım Ankaragücü Oldu. ( Ankara Takımlarına 37 Gol Attı – Toplam Golünün %27’si Atmış Oldu)
Süper Lig’de 9 sezonda toplam 136 gole ulaşan Alex de Souza Süper Lig’de en çok golü Ankaragücü’ne attı. 2010-11 sezonunda 2 maçta 5 gol attığı rakibine 2009-10 sezonunda 2 maçta 2 gol, 2005-06 sezonunda 2 maçta 2 gol ve 2004-05 sezonunda 2 maçta 3 gol atan Alex toplamda attığı 136 golün 37 tanesini Ankara ekiplerine karşı ( attığı gollerin %27’si) kaydetti.
Fenerbahçe’nin Süper Lig Tarihindeki 3000.Golünü Alex De Souza Attı.
2010-11 sezonunda Bucaspor maçında Fenerbahçe’yi 1-0 öne geçiren golü kaydeden Alex De Souza, böylece Fenerbahçe’nin Süper Lig tarihindeki 3000.golünü atan oyuncu olmuştu. Fenerbahçe adına Süper Lig tarihinde 1.golü Ergun Öztuna, 1000. golü Erol Togay, 2000.golü Uche Okechukwu ve 3000.golü Alex De Souza atmıştı.
Alex de Souza, Kariyeri Boyunca Galatasaray’a 9 Gol, Beşiktaş’a 13 Gol Attı. ( 42 Derbi Maçta 22 Gol )
Alex de Souza, Fenerbahçe kariyeri boyunca ezeli rakibi Galatasaray’a karşı toplamda 9 gol attı. Alex 9 golün 6 tanesini Şükrü Saracoğlu Stadı’nda 2 tanesini Türk Telekom Arena’da, 1 tanesini Erzurum Kazım Karabekir stadında attı. Fenerbahçe’de 9. sezonunu geçiren Alex ezeli rakipleri Galatasaray ve Beşiktaş’a karşı toplam 42 derbide forma giyerken, 22 kez gol sevinci yaşadı. 21 maçta Beşiktaş’a 13 gol atan Alex, 21 kez oynadığı Galatasaray’a ise 9 gol attı.
Alex de Souza, Fenerbahçe Formasıyla Beşiktaş’a Karşı Lig Maçlarında Hat-Trick Yapan İlk Yabancı Oyuncu Olmuştu.
Alex de Souza 2010-11 sezonunda 4-2 kazanılan maçta attığı 3 golle Fenerbahçe forması altında Beşiktaş’a karşı lig maçında hat-trick yapan ilk yabancı oyuncu olmuştu. Alex’den önce 1975-76 sezonunda Fenerbahçe Beşiktaş’ı 3-0 yendiği maçta Cemil Turan 3 gol atmıştı.
Söze milli takımdan başlayalım.Son yılların en kötü performansını sergiliyorlar.20 yıl önceki oyunlarına dönmüş bir takım.Şu an itibariyle Fifa sıralamasında 48.inci sıradayız.10 yıl önce 5.nci
sıradaydık.Durumumuz oldukça vahim.
Lige dönelim.Takımlarımız son 28 yılın en kötü ilk 10 hafta performansını yakaladılar.Ligimizin
”güya” en büyük takımları ilk 10 haftada toplam 40 gol attılar.Avrupa’dan bir örnek:Avusturya takımı
Salzburg bu sezon şu ana kadar tek başına 52 gol atmıştır.
Avrupa kupaları konusunda topun ağzındayız.Bu sezon takımlarımız fazla puan toplayamaz ise önümüzdeki
yıllarda lig şampiyonu bile eleme maçları oynamak zorunda kalacak.
Hakemlere gelelim.Her hafta farklı farklı maçlarda fahiş hatalar yapıyorlar.
Taraftarlara bakalaım.Stadlar bomboş maalesef.Nerde bu futbol seyircisi?Maçlara geldiklerinde de
olaylar olaylar…
Yöneticiler…Türk futbolunun önündeki en büyük engel bence yöneticilerdir.Profesyonellik anlayışları
neredeyse hiç yok.
Lafı fazla uzatmayacağım.Türk futbolu nereye koşuyor?
Kıymetli Lâfistan okurları,
Sitemizde yaşanan bir problem nedeniyle bir aydan uzun bir süre sitemize giriş mümkün olmadı. Ancak şimdi sorun giderildi ve kaldığımız yerden -inşaallah- devam ediyoruz. Problemin çözümünü sağladığı için site editörlerimizden ve yazarlarımızdan İbrahim Arslan’a teşekkürlerimizi sunuyoruz. Sizlerin de anlayışınızı rica ediyor ve teşekkürlerimizi sunuyoruz. Yeni ve eskimeyen yazılarda buluşmak ümidiyle! Allah’a emanet olunuz…
www.lafistan.com adına Fahri Kaplan
RAMAZÂNİYYE
Mübârek ayı tebşîre sadâ-yı ezân geldi
Çekildi gönülden kasvet ve canlara cân geldi
Gedâlar yol verir çünkü meydana sultân geldi
Şimdi nûra garkdır âlem şehr-i Ramazân geldi
On bir aydır bekleyenler gâyet mes’ûddur şimdi
Uhrevî rüzgârlarla kevn anber-âlûddur şimdi
Hakkâ yaklaştı gönüller nefis merdûddur şimdi
Şimdi nûra garkdır âlem şehr-i Ramazân geldi
Fahri Kaplan
Not: Bu şiir, sekiz sene evvel, 1427 Ramazan’ı başında (24 Eylül 2006’da) yazıldı.
Bu dünya kupası çocukluktaki güzel kupalar gibi heyecanla başladı, güzelce devam ediyor. Kendi adıma son yıllarda büyük turnuvalardan bu ölçüde tad almayı özlediğimi söyleyebilirim.
Bu, Brezilya’nın ev sahipliğinde futbolun güzel yönlerinin daha bir öne çıktığı bir futbol şöleni. Ev sahibi net bir görüntü vermese de hem kupa tarihinin en başarılı takımı oluşu hem de ev sahipliği avantajı, bunun yanında -her ne kadar bu sene öncekiler kadar göz kamaştırıcı olmasa da- kadrosundan eksik olmayan yıldızları, ve elbet geçen yıl Konfederasyon Kupası’na uzanmış olmasıyla kupanın en büyük favorilerinden biri. Turnuvanın ilk büyük sürprizini ise ilk iki maç sonunda elenen İspanyollar yaptı. Hem de ilk maç Hollanda’ya 5-1 yenilerek. Gruptan öyle ya da böyle çıkabilselerdi bu takımın fazla ilerleyemeyeceğini söylemek zor. Zira yaşlanmış da olsalar hâlâ çok kaliteli futbolculara sahipler. Grup maçlarında bir diğer büyük sürpriz ise Kosta Rika oldu. Puan almasının bile başarı sayılacağı bir grupta Uruguay ve İtalya’yı yendi, İngiltere ile berabere kaldı ve gurubu 7 puanla lider bitirdi. İkinci turda Yunanistan karşısında da şansları hiç de az değil. Hele iki takımın oyununu gördükten sonra. Haydi Kosta Rika: Pura Vita! İspanya’nın yanında İtalya ve İngiltere’nin de kupaya erken veda’ı son iki kupada olduğu gibi Avrupa hegemonyasında bir turnuva izlemeyeceğimizin işaretleri olsa gerek. Bence bu yaz, futbolun güzelliğini, renk ve çeşnisini ön plana çıkaracak bir faktör de bu! Hollanda, Almanya, Fransa ve nisbeten Belçika gibi ülkeler ise -ilk tur itibarıyle- Avrupa’dan turnuvaya tad katan takımlar.
Güney Amerika takımları turnuvada ev sahibi kıta oluşlarının hakkını vermekteler. Kolombiya ve Arjantin 9, Brezilya 7, Uruguay ve Şili 6 panla ikinci tura yükseldiler. İkinci turu göremeyen tek Güney Amerikalı Ekvador olurken, onlar da 4 puanla gruplarında üçüncü oldular. Onların gruptan çıkmalarına en büyük mani’ ilk maçlarında grup ikinciliği için en muhtemel rakibi olan İsviçre’ye son dakikada yedikleri golle kaybetmeleri oldu.
Afrika iki takımla kinci turda. Nijerya’nın başarısında, Bosna maçında Dzeko’nun net golüne ofsayt bayrağı kalkmasının etkisi büyük. Cezayir ise çoğu kimsece Belçika ve Rusya’nın çıkacağı tahmin edilen grubu Rusya’nın önünde bitirdi ve Almanya’nın rakibi oldu. Fildişi de ilk turda iyiydi, ancak son dakikada yedikleri penaltı golü ile Yunanistan’a elendiler. Gana ise 1 puan almasına rağmen iyi bir futbol ortaya koydu. Zor bit gruptalardı ve oynadıkları maçlarda kıl payı puan kayıpları yaşadıklarını söylemek mümkün. Kamerun ise puan alamadı ve beklentilerin çok altında kal
dı.
Asya, turnuvanın galibiyet alamayan tek kıtası idi. Japonya, İran ve Güney Kore birer puanla elenirken Avusrtalya zor grupta puan alamadı. Asya futbolunun önümüzdeki kupalarda iyi bir toparlanmaya ihtiyacı var. 2018 Asya’ya yakın bir yerde (Rusya), 2022 Asya’da (Katar). Bu faktörler de düşünülünce sağlam temel atılır ve iyi çalışılır ise Asya futbolu bir nebze torparlanabili r.
Kuzey ve Orta Amerika (CONCACAF) takımları ise kendilerinden beklenmeyen bir çıkış gösterdiler. Meksika 5, Kosta Rika 7, ABD 4 puanla üst turda. NTV Spor’un güzel dünya kupası programında Mehmet Demirkol ve Murat Kosova’nın belirttikleri gibi Kosta Rika, dünya kupalarında -sanırım- grup aşamalarının en büyük sürprizini yapmış olsa gerek. (bkz. bu yazının ikinci paragrafı) Meksika, kupa vizesi alırken zorlanmıştı. Ama “kupanın gediklisi” sözünü hak ettiklerini bir kez daha gösterdiler ve Hırvatistan’ın önünde gruptan çıktılar. ABD 94’ten beri dünya kupalarını takib ediyorum; Meksika’nın grupta elendiğini görmedim, ve ikinci tur maçını kazanıp çeyrek finale çıktığını da… Bakalım bu sefer zorlu Hollanda engelini aşıp bunu başarabilecekler mi? Amerika Birleşik Devletleri, Portekiz ve Gana’yı geçerek zorlu bir gruptan çıkmayı başardı. ABD, Konfederasyon Kupası 2009’daki performansları ile zaten sürpriz yükselişlere açık bir takım olduğunu göstermişti. Klinsmann’ın da iyi bir takım hâline gelmelerinde önemli katkısı olsa gerek. Honduras ise puan alamadı; ancak umutlarını sonraki turnuvalar için koruyabilirle r.
İlk turun umûmî manzarasını kendi açtığım bir pencereden aktarmaya çalıştım. Kupa öncesi desteklediğim birinci takım Bosna Hersek idi. Şimdi ise onlar elenmiş hâlde ve yerini Cezayir almış bulunuyor.
Fahri Kaplan
Sehi Bey Tezkiresi’nin Prof. Dr. Mustafa İsen tarafından Türkiye Türkçesi’ne yapılmış diliçi çevirisini (*) okurken karşılaştığım bir beyit mânâ ve hayâlindeki incelikle dikkatimi çekti ki beyti sizlerle de paylaşmak istedim. Mevlânâ Hasan Çelebi’ye ait beyit şöyle:
“Nice tahrir ideyin vasfını derd ü elemün
Bağrı yufka kağıdın gözü yaşlı kalemün”
Günümüz Türkçesiyle beyte şöyle bir mânâ verebiliriz: “Derd ve elemin vasfını nice yazayım, zîrâ kağıdın bağrı yufka, kaleminse gözü yaşlı.”
Beyitteki inceliği görebilmemiz için kağıdın yapıldığı madde ile yufka arasındaki benzerliği ve yufka bağırlı/yürekli olma deyimini; ayrıca kalemin mürekkebinin siyahlığı ve ıslaklığı ile çok ağlamaktan artık gözden dökülen kapkara yaşlar arasındaki ilişkiye dikkati çevirmek gerekiyor. Ayrıca eskiden zaman zaman siyahın yanında kırmızı mürekkep de kullanılabildiğini düşünecek olursak, mürekkep eğer kırmızı renkte ise bununla kanlı gözyaşı arasında bir ilişki kurulmuş olur ki, kanaatimce, ilkinden de güzel bir hayâldir. Şair derd ve elemini kaleme dökmek, yazarak anlatmak ve bir derd ortağı bulmanın tesellisiyle rahatlamak istiyor. Ancak yufka bağırlı kağıt ve gözünden siyah ve kırmızı yaşlar döken kalem belki bunca derdi ve elemi olan şairden de hassas bir hâlde dururken o hâlini kağıt ve kaleme nice anlatabilsin? Bu nükteli anlatımın yanında, aslında burada şairin derd ve eleminin yazarak anlatılacak gibi olmadığına, kağıt ve kalemin bunu taşıyamayacağına dair bir örtülü anlatımın da olduğu düşünülebilir. Ayrıca “nice” ifadesi “nasıl” mânâsına geldiği gibi çokluk da bildiren bir ifadedir. “Nice tahrir ideyin” ifadesinden, kanaatimce, “çokça anlatayım” gibi bir anlam da çıkabilir.
Kağıdın bağrı yufka kalemin gözü yaşlı olduğundan mıdır şairler, hâlinden en iyi anlayanlar olarak onları bulmuş ve dertlerini imbikten geçirerek güzel mi güzel sözlerle onlara anlatmışlar. Allah, Gelibolulu olan ve Aşçı-zâde diye bilinen Mevlânâ Hasan Çelebi’ye (**) rahmet eylesin.
(*) Sehi Bey,Tezkire, Hazırlayan: Mustafa İsen, Tercüman 1001 Temel Eser,Eylül 1980, İstanbul.
(**) Adı geçen eser, sayfa 96.
Bugün Suriye’de Mısır’da ve bilumum coğrafyalarda – ki bunların ağırlıklı olarak müslüman coğrafyası olduğunu söylemek mümkün- yaşananlar yüreğimizde yaralar açmada. Gelin ey müslümanlar, dua edelim. Elimizle müdahaleye gücümüz yetmiyor, dilimizle -yazımızla- eksik de olsa bir şeyler söylemeye uğraşıyoruz. Ne olur kalbimizle ve dilimizle duayı ihmal etmeyelim.
“Hasbünallahü ve ni’mel vekîl”
“”Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâhi Rabbü’l-âlemîn ve’s-salâtü ve’s-selâmü ‘alâ Rasûlinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ecma’în. Zulmetmekten ve zulme uğramaktan sana sığınıyoruz Allah’ım. Beni, ailemi, mü’minleri ve bütün insanları her türlü zulüm ve kötülükten muhafaza eyle. Bizlere kâmil imân, hidayet, sıhhat, afiyet, iki cihanda da saadet ihsan eyle. Şüphesiz Senin herşeye gücün yeter. Amin, ve’lhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn.”
Her sabah gün yeniden başlar
Bir dağ ardından doğar güneş
Bir çağ ardından
Işıklar söner
Kâinât uykuya varır
Gece olur sükûnet
Gece olur sesler yavaşlar
Gündüz olsun gece olsun
Hayatımız güzelce olsun
Küskünlükler nice olsun
“Sevelim, sevilelim” arkadaşlar
Fahri Kaplan